Betül Memiş “İnsanın tüketim krizine dair kara komedi” başlığı ile IŞILTILI HAŞERELER’i CNN TÜRK Kültür Sanat’a yazdı.

“Modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder!” Ahmet Hamdi Tanpınar, böyle diyor “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde… Bu cümleyi yazının başına düşürense İkincikat Tiyatro’nun “insanın tüketim krizine dair ironik bir kara komedi” üst başlığıyla salık verdiği yeni oyunu “Işıltılı Haşereler”… Türkiyetiyatrolarında “Kürklü Merkür” ve “Korku Tüneli” gibi pek oyunla endam eden, İngiliz yönetmen, senarist, tiyatrocu Philip Ridley’in yazdığı oyunu yöneten İkincikat’taki başarılı işlerinden aşina olduğumuz Eyüp Emre Uçaray. Mehmet Nuri Yavuzer’in yardımcı yönetmen olduğu oyunu performanslarıyla daha da yükseltenlerse; Pınar Çağlar Gençtürk, Ünal Yeter ve Selen Uçer. Şahsına münhasır enerji ve oynama edalarıyla Gençtürk ve Yeter’in yarattığı alem görülmeye değer. Gelelim sahne arkasındaki emekçilere; ışık, dekor tasarım Cem Yılmazer, kostüm tasarım Hilal Polat, müzikler Eda Er… Kentsel dönüşüm projesi için seçilen çift Ollie ve Jill’e, ileride oldukça değerleneceği tahmin edilen bir semtte, yıkık dökük bir ev veriliyor. Rüya Evleri adı verilen bu evlerden birine sahip olan çift, bu evi nasıl kazandıklarını anlatıyor sahnede, zira bu rüya evine sahip olabilmek için pek çok şey yapmışlar! Oyun da tam buradan veriyor sorusunu: “Bazılarınız onların gerçekten kötü bir çift olduğunu düşünebilir ama onlar iyi insanlar, en azından kendileri böyle umuyor. Peki, iyi olmak için ummak yeterli mi? Yaptıkları ne kadar korkunç olursa olsun, onlara hak verebilecek miyiz? Hak vermemiz iyi insan olmalarına yeter mi?” Bu sezonun “en oyunlarından” kategorisine not alacağımız oyun çerçevesinde, yönetmen ve oyuncularla bir araya geldik.

“Baştan çıkabilirim, çıkabilirsin”

Oyun bitiminde aklımdaki cümle A. H. Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”ndeki; “Hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız” oldu. Sizlerin metinle hemhali nasıldı?

Pınar Çağlar Gençtürk: Keşfetme yolculuğu devam ediyor, her sahnelemede başka bir şey yakalıyoruz. Oyunda bir insanın “ben yapmam” dediği ne varsa, bir gün gelip yapabileceğini görüyoruz. Hepimiz yapabiliriz, biraz daha biraz daha derken hep isteme hali. Baştan çıkabilirim, çıkabilirsin. Bence bu onaylamakla alakalı, o süreçte de her şey kabul edilebilir. Oyunda kurban gibiyiz evet ama kurban da ediyoruz. Döngü halinde devam ediyor.

Selen Uçer: Oynadığım karakter kurban değil! “Şeytan”ın temsili ve yeni “kurban”lar, “müşteri”ler almak istiyor. Diğer iki karakterin aksine bu yolu bilerek de seçmiş. Klasik “Faust” hikayesi… Konuk bir rolüm var, ekibi ve metni sevdim. Yönetmen beni ikna etti, ki iyi ki de etmiş. Hikaye bana da çok iyi geldi.

Eyüp Emre Uçaray: Metinde beni çok etkileyen bölüm: “Parmakları kesilmiş çocukları düşünmek beni rahatsız ediyor mu? Tabii ki ediyor. Ama inanın bana, benim gibi tam 15 yıl boyunca dünyanın çevresini dolaşıp da onca şey gördüğünüzde, yanaştığınız her limanda canınızı sıkan bir şeylere rastlıyorsunuz zaten. Başlarda, henüz gençken bir şeyler yapmak geliyor içinizden. Bütün sorunlar size siyah ya da beyaz görünüyor. Çözümler basitmiş gibi geliyor… Olgunlaşırsanız diyelim, aslında o sorunların o kadar da basit olmadıklarının farkına da o kadar çok varıyorsunuz. Ortada ne siyah, ne beyaz var. Hatta gri bile yok. Sorunların çoğu… Ya mor ve pembe puantiyelidir ya da turuncu ve yeşil hareli. Siz de er ya da geç… Sorunlar için endişelenmeyi bırakıp, desenin tadını çıkarmaya başlarsınız.” Bu cümleler durumu özetliyor aynı zamanda.

Ünal Yeter: Metni ilk okuduğumda felsefesini düşünmedim, refleks olarak ilk aklıma gelen bu karakteri oynarsam, nasıl bir şey olacağım ve rol arkadaşımın kim olacağıydı. Bir de hikayenin sonundaki parti sahnesinin de marifet gerektiren bir tarafı olması beni çekti. Çok fazla tiyatro yapmıyorum. Kısaca önceliğim; tiyatro yaptığım insanların yetenekli ve sağlam olması.

Hikayenin içeriği seyirciyi ajite, sempati ya da tam tersi bir hale getirebilecek kalibrede ama ince bir çizgi var ki bu sahneleme halini çok objektif buldum…

E. Emre Uçaray: Başından beri yakalamaya çalıştığımız; seyircinin oyunun başından ortasına kadar yargılamamasını sağlamak. O empati ve süreci, karakterlerle beraber yaşamaları… Zaten bir yerden sonra metinde araç ve amaç tamamen değişiyor. Oyunun başında, hamile bir kadın için hijyen bir banyo kurgulanırken, sonrasında ihtiyaçlar bir puset ya da golf sopasına dönüşüyor. Tüketimle kurduğun ilişki bir noktadan sonra hizmet etmeye başlıyor.

Pınar Ç. Gençtürk: Kolay baştan çıkıyoruz galiba. Olay 1979’da yaşanmış ama geçenlerde yayınlandı; performans sanatçısı Marina Abramovic’ın yaşadığı “Rhythm 0” adını verdiği, altı saat süren gösterisinde başına gelenler; elbiselerini parçalamaktan her yerini bıçaklamaya, taciz ve tecavüze yeltenmeye kadar… İnsan ne hale gelebiliyor, nasıl da canavarlaşabiliyor, bu da çok basit bir örneği. Kendinizi tanırsınız evet, ama nasıl baştan çıkacağınızı bilmiyorsunuz ki.

“Aslında hepimizin içinde bir katil var”

Oyunda bizler “sadece” seyreden-seyirci olmaktan çıkıp, üç karakterin yamacında bir diğer karakter oluyoruz. Seyircinin tepkisi nasıl?

Pınar Ç. Gençtürk: Sahnedeki dördüncü oyuncu “seyirci”. Seyirciyi oyunun bir parçası yapabilmek için de soruyoruz: Siz de baştan çıkar mıydınız? Oyun, seyirci katıldığında daha bir şenleniyor. Kimse de “öldürmeyin” demiyor. Hepimiz her şeyi yapabiliriz. Haluk Bilginer demişti: “Aslına bakarsanız hepimizin içinde bir katil var. Bizim insan olarak görevimiz bu katili içeride tutmak.” Nasıl katil değiliz; kim sineği öldürmek istemedi ki ya da kim öldürmedi ki.

Ünal Yeter: Seyirci işlediğimiz cinayetlere ortak oluyor. Sadece birkaç kere ‘katilsiniz’ diyen oldu. Ve; “bize yardım edecek çocuklarımız olacak” dediğimde de seyircinin tepkisi “yok artık”tı. Ki katil olduğumuzu düşünen çok az seyirci var. O anda, kendi başına gelmeyip, sahnede izlediği bir şey olduğu için rahatlar. Seyirciye; “birini öldüreceğiz ve bunun karşılığında araba ya da banyoyu yenileyeceğiz, siz hangisini seçerdiniz?” dediğimizde; “banyo” ya da “araba” diyorlar. Cevap veriyorlar, birini öldürme kısmı değil orada düşündüğü. “Yıllık vergisi 35 bin olan bir arabadan söz ediyoruz ve daha fakir birini öldürmekte sakınca görmeyebiliriz…” Aslında mevzu bu cümlenin alt metninde şekilleniyor. Bu konuda çok ahlaklı görünmeye çalışamayız, çünkü “kötü” diye yaftaladıklarımızın altını zorlayan çok fazla şey var.

Selen Uçer: Oynadığım karakterin, oyundaki çifti manipüle etmesi ve aslında “siz suç işlemiyorsunuz, bana iyilik yapıyorsunuz” olarak kandırması bir yanıyla da manipüle etmesi çok bıçak sırtı bir yer. Ve bu insanlar, oyunun sonunda bir taraf seçiyorlar. Biz sahnelerken altını çizmesek de, tekstin en sevdiğim yanı Tanrı’dan bir kadın olarak bahsetmesi.

“Kendimizi aklamaya ihtiyacımız var”

Karakterleriniz şimdi bu masada olsa onlara ne söylemek isterdiniz?

Pınar Ç. Gençtürk: “Gerçekten ne hissettin?” diye sorardım.

Selen Uçer: “Nasıl sizin oralar?” derdim.

Ünal Yeter: Karakterimi çok da haksız bulmazdım. Herhalde iyi bir hayat sürmek için, oyundaki gibi doğrudan birilerini öldürmeyiz ama yaptığımız bir sürü kötü şey var ve bunlar için de kendimizi aklamaya ihtiyacımız var. Bu yüzden de çok fazla yoga yapıyoruz, ibadet ediyoruz, kişisel gelişim kitaplarına, yaşam koçlarına ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü hayatımızı sürdürmek için çok da iyi şeyler yapmadığımızın farkındayız. Karakterime; “Çayımızı içelim ve devam edelim” derdim.

“Yazar seyirciye de bir rol vermeli”

Metinle buluşmanız nasıl oldu? Metin, yönetmen olarak size neler kattı?

E. Emre Uçaray: Ridley geçen yıl yazmış ve İngiltere’de hâlâ sahneleniyor. Metini ilk okuduğumda temposunu ve seyirciyle kurduğu ilişkisini çok sevdim. Bence, yazar oyuncuya rolleri dağıtırken, seyirciye de bir rol vermeli. Bu oyunda seyircinin bir rolü var. İlk defa bir anlatı metni yönetmeyi tecrübe ettim. Dördüncü duvarı ortadan kaldırmanın bu kadar keyifli olacağını düşünmemiştim. Normalde oyun başladığında yönetmenin işi biter. Ama bu oyunda seyirci de bir oyuncu arkadaşımız olduğundan, ilk oyun benim için ilk prova gibi oldu. Oyun seyirci ile birlikte çok yol aldı. Her oyun seyirciye kavuştuğunda yavaş yavaş kök salar ama bu oyun, bazen bizi de şaşırtıcı bir şekilde serpilmeye devam ediyor.

İkiniz sıkı bir performans sergiliyorsunuz, altı karakteri aynı anda izliyoruz. Karakterden karaktere geçmenin nasıl bir duygusu var?

Pınar Ç. Gençtürk: Diğer rollere yaklaştığım gibi yaklaşmadım bu role, karakterim nasıl düşünür, ne yer, ne giyer gibi değil de, ciddi performans işi, ritim, tempo peşindeydim. Beynim değil de vücudum ezberledi sanki her şeyi. Ben altı karakteri de hareketi ezberlemek gibi aldım.

Ünal Yeter: Yorucu ve duygusal olarak daha da yıpratıcı; birdenbire başka bir duyguyla oynayıp, orada iki cümle söyleyip, hoop diğer karaktere geçmek ve bunu da hızlı ve ritimli yapmak zorunda olmak. Tabii tüm bunları seyirciyi de yormadan yapmaya çalışmak! Ama çok keyifli…

Yeni oyun var mı? Son olarak paylaşmak istiyorum dediğiniz?

E. Emre Uçaray: Alper Kul’un kaleminden bir hikaye var, çalışıyoruz. Ayrıca Deniz Mandanoğlu’nun yazdığı, Pınar Ç. Gençtürk’ün yönettiği, Başak Kara’nın oynadığı İkincikat stüdyo için tek kişilik bir anlatı metni çalışmaya başladık. Sürpriz bir projemiz var. Erkan Kolçak Köstendil bu sefer yazar olarak yer alıyor. Bu proje de daha çok başında ama bizi çok heyecanlandırıyor.

Ünal Yeter: İnsanların daha fazla sanatla, tiyatroyla haşır neşir olmaya ihtiyaçları var. Çünkü sanat bizim algılarımızı ve hayatlarımızı iyi edebilir, değiştirebilir.

Selen Uçer: En kaotik ve savaş dönemlerinde bile çalışmaya, üretmeye devam etmek lazım. Tarihe baktığımızda ne olursa olsun, her şeye rağmen hayat devam etmiş. Herkes kendi sorumluluğunu gerçekleştirmek zorunda. Ben ona karşıyım deyip, bir şey yapmamakla hiçbir şey olmuyor. Kendi bildiğin ve inandığın yerden bir şey koymak ve devam etmen gerekiyor.

Neler Oluyor?