Asu Maro ‘Daha parlak daha hızlı’ başlığıyla IŞILTILI HAŞERELER’i Milliyet Gazetesi’nde yazdı.

Kapıdan giriyoruz, genç bir çift karşılıyor bizi. Kendi halinde, alelade görünen bir karı koca; kadının kucağında bir bebek. Bize anlatmak istedikleri bir hikâyeleri var. “Dünyanın suç başkenti” diye anılan bir semtte ay sonunu zor getiren bir aileyken başlarına konan talih kuşunun hikayesi.

Ollie ile Jill, o zaman henüz iki kişiler, bebekleri annesinin karnında, posta kutularında bir mektup buluyorlar. Onlara kentsel dönüşüm kapsamında ileride değerlenmesi beklenen bir semtte bir ‘rüya ev’ vaat eden bir mektup. Daha düşünecek vakitleri bile olmadan ‘modern Alaattin’ Bayan Dee sihirli lambasından fırlayıp kapılarında beliriyor. Ve Ollie ile Jill göz açıp kapayana kadar kendilerini söz konusu ‘rüya evde’ buluveriyorlar. Peşinatsız, taksitsiz, tek kuruş bile ödemeden.

İçimizdeki şeytan

Elektirik yok, sıcak su yok ama ne gam. Tek yapmaları gereken Jill’in dekorasyon zevkiyle Ollie’nin el becerisini birleştirip bu yıkık dökük evi güzelleştirmek. Onların evlerinden yayılan ışıltı bütün sokağı aydınlatacak, böylece bütün semt değer kazanacak, işin mantığı bu. Fakat Ollie’nin babası haklı; “Bir şey gerçek olamayacak kadar güzel görünüyorsa genellikle gerçek değildir”. Burada da hesaba katılmamış bir konu var; acaba bu ‘güzelleştirme’ işlemi hangi parayla yapılacak? Kaldı ki civarda yaşamakta olan insanlar ne olacak?

İnsanın içindeki şeytana ve yetinmek bilmeyen tüketim hırsına acımasızca mercek tutan İngiliz yazar Philip Ridley’den bir ‘kabus masalı’ daha; “Radiant Vermin / Işıltılı Haşereler”. Sihirli değnekle güzelleşiveren odalar, gizemli pırıltılar saçan ağaçlar ve bunların altında yatan tüyler ürperten gerçek, oyunun konusu. Genç çiftimiz kutsal yuvalarının dirliği, melek yavrularının geleceği uğruna hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyor, gitgide daha vahşi, daha korkunç şeyler yapsalar da ‘özünde’ iyi insanlar olduklarına seyirciyi ikna etmeye çalışıyorlar. Öyle ya, her şey bebekleri için. Kim istemez çocuğuna iyi bir hayat vermek?

İkinci Kat’ta Eyüp Emre Uçaray’ın rejisiyle sahnelenen ‘Işırtılı Haşereler’, hep ‘daha parlak’, ‘daha hızlı’, ‘daha gürültülü’ olanın pazarlandığı, ‘yetinme’nin sözlüklerden silindiği bir dünyada insanın geldiği vahşi, merhametsiz, bencil hali olanca çıplaklığıyla ortaya koyan bir oyun. Evet, çok sert ve sarsıcı bir fikriden yola çıkıyor ve seyircinin sinirlerini olabildiğince bozarak yapıyor bunu ama hiçbir noktada da “Amma geniş hayal gücü” diyemiyorsunuz. Gerçeğimiz bu çünkü, beğenmiyorsanız sorun aynada değil.

Tek sorun, oyun tek perde olarak 100 dakikaya yakın sürüyor ve evlerin ‘yenilenme’sinin mantığını bir kere kavradıktan sonra size yeni sürprizler sunmadan, biraz tekrara girerek finale doğru ilerliyor.

Eyüp Emre Uçaray’ın hızlı rejisi, Pınar Çağlar Gençtürk, Ünal Yeter ve Selen Uçer’in tempolu oyunculuğu oyuna bir miktar hareket kazandırmış. Özellikle bütün hikayeyi anlatma görevini üstlenen iki yetenekli genç oyuncu; Pınar Çağlar Gençtürk ve Ünal Yeter ‘Işıltılı Haşereler’in taşıyıcı kolonları. Ancak aynı anda sayabildiğim kadarıyla dört çift ve iki de çocuğu canlandırdıkları, baş döndürücü hızdaki doğum günü partisini seyircinin takip etmesi mümün değil, sanırım o sahneyi oynaması izlemesinden daha keyifli.

Bunun dışında, günümüzün insanına ve dünyasına dair çarpıcı bir oyun, “Işıltılı Haşereler”. Hep daha hızlı ve daha parlak olmak üzere koşturuken ezip geçtiklerimize dönüp bakmak için birebir. Biraz da kısalırsa şahane olur.

‘IŞILTILI HAŞERELER’ İKİNCİ KAT

Yazan: Philip Ridley

Çeviren: H. Can Utku n Yöneten: Eyüp Emre Uçaray

Yönetmen yardımcısı: Mehmet Nuri Yavuzer n Dekor ve ışık tasarımı: Cem Yılmazer

Kostüm tasarımı: Hilal Polat

 Müzik tasarımı: Eda Er

Oynayanlar: Pınar Çağlar Gençtürk, Ünal Yeter, Selen Uçer

 

Neler Oluyor?