Fatma Onat “Kasap”ı Evrensel Gazetesi’nde yazdı.

Eğer bir kabusun içindeysek dürtülmeyi, gerçeğimizin kendisiyse etrafımızda yaşananlar kıyametimizi bekliyoruz bazı zamanlar. Fakat öyle gerçek değil, şiirsel bir beklenti bu. Hayat daha güzel olsa, en çok istediğimiz şey yaşamak elbette. Biraz bu zamanların kötülüğünün bizi sürükleyeceği noktalara dair, çokça tanıdık, ama bir o kadar da yabancı, tuhaf, uzak bir gelecek tahayyülü var Kasap’ta. Yazarı Halil Babür’ün ilk oyunu “11’e 11”den de bildiğimiz distopya kurma marifeti bu oyunda da kendini gösteriyor. Kısmen daha mizahi bir noktadan. Yönetmen Güray Dinçol’un yarattığı grotesk yapı, korku dolu bir yakın gelecekle aramızda duran sempatik bir kabus gibi.

Uzun bir tiradla, tarım bakanının halka sesleniş konuşması provasıyla başlıyor oyun. Vejeteryan ve vegan olarak hayat sürdürmeyi seçenlerle buna zorunlu olanlar arasında müthiş bir et kavgası var. Bütün hayvanların soyunun tükendiği, et yemenin mümkün olmadığı bir dünya bu. Atmosferin kokusu koca bir mezbahadaymış hissi veriyor. Gözünü et bürümüş herkes birer kasap olarak yerleşiyor bu dünyanın içine. Vejeteryan olmanın ölümcül bir son olduğuna inanan insanlık, et yiyebilmenin başka başka yollarını aramakta. Bu noktada bakanın bir fikri referanduma taşınmakta. İnsan eti yemek yasallaşsın mı?

Metaforunu, söylemek istediklerini iletme noktasında güzel inşa etmiş Babür, ama önemli boşluklar da hissedilmiyor değil. Yazar, anlatısını somutladığı yapıyı özenle kurarken, somutlananın boyutlarını biraz ihmal ediyor sanki. Öyle ki, hayvansız bir atmosferin et yiyememek dışında yaşamsal maliyetini başka açılardan görmek mümkün olmuyor. Fikre, niyete fazlaca tutunmuş bir metin bu. Fakat yarattığı atmosfer ve oluşturduğu karakterler açısından ağız sulandıran bir yapı kurulmuş. Ezen-ezilen pedagojisinin yırtıcı niyetlerini pek başarılı anlatıyor. Distopyası içine işsizliği, sınıflar arası çatışmayı özenle yerleştiriyor. Çoğunluğun mutluluğu için azınlığın sonunun getirilmesine haklılık kazandırılması, katletmenin neredeyse ilahi bir mertebeyle ilişkilendirilerek meşrulaştırılmaya çalışılması yabancısı olmadığımız şeyler şimdilerde de. Beden üzerinden bu kadar kötülük ifşası almış başını giderken, ölüye dahi zulmü geçenlerle akşam aynı diziyi izlerken, sanki herkese bir cellat düşüyormuşçasına tedirgin zamanlardan geçerken bu oyunu izlemek ayrı da bir anlam üretiyor. Hepimiz aynı atmosferin içinde bambaşka niyetler soluyoruz. Daha dayanıklı olmak için başkasının etini ısırmak makul sayılacak neredeyse. Kendi korkularımız için ezmeyeceğimiz, çiğnemeyeceğimiz canlı kalmayacak gibi.

Bu tanıdık yerlerden teatral bir malzeme üretmek, ekolojisi şaşmış pespaye bir düzeni sahne üzerinde estetik boyutlarıyla görünür kılmak noktasında önemli bir iş izliyor olduğumuzu belirtmek gerek. Bu noktada Güray Dinçol’a da hakkını vermeli. Babür’ün kısmen Şarküteri’ye de selam eden metninin bolca izin verdiği “tuhaf” dünya tahayyülüne, kurduğu atmosferle pek güzel ortaklık sağlıyor Dinçol. Bir kabusu groteske bürüme meziyeti ile neredeyse Marc Caro ile Jean Pirre Jeunet’nin zihin ortaklığında kurulmuş bir aralığa sahneden taşınma olanağı sağlıyor. Hem oyuncu yönetimi hem de oyuncu performansları dikkat çekici. Bazı bazı kaymalar, özellikle de bakanı oynayan Mert Denizmen’in yapıyı bozacak kopmaları olsa da bunu prömiyer coşkusuna bağlayıp unutmak gerek. Çünkü Denizmen’in ve bütün ekibin oyunculuk üslupları yapıyla eklemlenmiş bir kabiliyet de içeriyor. Gurme rolünde Melis Öz’ü seyircinin pek seveceği aşikar. Fakat bu oyunculuk sempatisi oyuna biraz fazla gelebilir. Fiziksel bir abartının içine sesi ve hareketi de büyüterek kattığınız noktada her şey göze türün gerektirdiğinden de büyük gelip, sahne üzerindeki diğerlerine gölge etme riski doğurabilir. Bu risk de bertaraf edildiği noktada hepsi atmosferin coşkusuna oyunculuklarıyla kaptırmış güzel bir ekiple karşı karşıya kalmış ve Savaş Barış Oyunları’nı güzel bir son oyunla tamamlamış oluyorsunuz. Bir de unutmadan söylemek gerek, birbirimizi yiye yiye tükeneceğimiz bir dünya düzeni kuranlara inat bir umut ışığı var oyunun. Hiç olmazsa buradan bir ütopya kurmak, yaşamaya devam etme gücü bulmak gerek. Bir de et yemeden yaşamak, doymak gerçekten mümkün!

Neler Oluyor?